Duyuru

Collapse
No announcement yet.

1980'lerden günümüze Türkiye'de Rock Müzik(Güven Erkin Erkal'ın çalışmasıyla)

Collapse
X
  • Filtre
  • Saat
  • Göster
Tümünü Sil
new posts

  • 1980'lerden günümüze Türkiye'de Rock Müzik(Güven Erkin Erkal'ın çalışmasıyla)

    Arkadaşlar nette dolanırken bu yazıyı hatta belgesel çalışmasını buldum ve sizlerle paylaşmak istedim. Belki birçoğunuz görmüşsünüzdür okumuşsunuzdur ancak içinde çok faydalı bilgiler mevcut. Sevgili Güven Erkin Erkal'ın çabalarıyla oluşturulmuş bir bilgi birikimidir bu. Yakın tarihe dair az şeyler olsa da sonradan eklemeleri bizler yapabiliriz ve bu konuyu geliştirebiliriz. Nitekim sizlerle paylaşmak istedim ve buyrun uzun soluklu yazıyı keyifle okuyun.

    1980’lerden Günümüze Türkiye’de Rock Müzik
    Türk Rock müziği 80’li yıllardan günümüze nasıl geldi?.. “İlk önce şu gruplar kuruldu” ve “İlk albümleri de bunlar çıkardı” diye başlayan bir önbilgiyle konuya girebiliriz. Bunun üzerine de, günümüze dek çıkmış tüm grup ve albümlerin listesini ekleyip soruyu yanıtlayabiliriz. Ancak böyle bir yanıt doyurucu olmayacaktır. Önce bu başlangıcın arka planına değinerek, bu oluşuma zemin hazırlayan süreci kısaca özetlemeliyiz. Günümüze kadarki gelişmeler, albümler, konserler, olaylar ve mekanlar da anlatılmalı. Böylelikle bu çalışma, bu hikayeyi merak edenlere ve kendinden sonraki araştırmalara doyurucu bir kaynak olabilir.

    “1980’den Günümüze Türkiye’de Rock” 44 hafta sürecek olan bir radyo belgeseli olarak tasarlandı. Bu belgeselin hazırlıkları tamamlanırken, muzik.ekolay.net, bu belgeselin müzik severler için daha kalıcı olmasını sağlayacak önemli bir proje ortağı oldu. “1980’den Günümüze Türkiye’de Rock”, her cumartesi saat 23.00’te Radyo D, Maximum Rock programı içersinde yer alacak. Belgeselin yayınlandığı dakikalarda, anlatılanlarla ilgili albüm kapakları, konser afişleri ve diğer konularla ilgili görseller, bu sayfalarda belirmeye başlayacak. Böylelikle, internet ve radyodan aynı anda sunulacak olan dokümanlarla, benzersiz bir arşiv elinizin altında toplanmaya başlayacak. Belgeselin ilerleyen bölümlerinde, çeşitli üniversite ve mekanlarda konuyla ilgili gerçekleşecek söyleşi ve video gösterimleri planlanmakta. Yine yaklaşık 30 yıllık bir dönemi kapsayan bu süreçte gerçekleşen konser afişleri, çıkmış tüm yayınlar, underground ve yasal albüm kapaklarıyla ilgili kitapların çalışmaları da sürecek.

    Bizim hikayemiz, 12 Eylül 1980 tarihinde başlıyor. Bu tarih, yüklendiği siyasi anlamla birlikte, Türkiye’de o güne dek gelişen, kültür ve sanat hareketlerin, duraklama yaşadığı günü de işaret ediyor. Peki bu beklenmedik duraklama döneminin etkileri dışında, 70’lerin sonlarına gelindiğinde, Türkiye’de rock müzik ne durumdadır? Özetleyerek başlıyoruz.

    Ülkemizde rock müziğin ilk adımları, 50’li ve 60’lı yıllarda rock’n roll, beat ve twist olarak tanımlanan tarz çalışmalarla başladı. 60’lardan 70’lerin sonlarına dek, “Anadolu Pop Çağı” bildiğimiz dönem yaşandı. Rock müzik arayışlarımızda “Anadolu Pop”, ülkemize özgü bir tür olarak dünyada da kendisinden söz ettirdi. Daha sonraları, “Anadolu Rock” olarak da tanımlanacak olan bu tarzın öncüleri, Cem Karaca, Barış Manço, Ersen, Selda ve Edip Akbayram gibi isimler oldu. Moğollar, Apaşlar ve 3 Hürel gibi çeşitli gruplar, bu isimlere eşlik ederek ya da bağımsız olarak Anadolu rock’ının yükselişini sağladı. Hardal, Erkin Koray ve Bunalım gibi isimler, progressive ve psychedelic denemeleriyle peşlerinden gelecek birçok grubun öncüsü oldu.

    70’lerin tamamlandığı günlerde, aşık ve ozan geleneğinden gelip, halk müziğimizi ilerici arayışlarla sürdüren müzisyenler ve o zamanlar, “Türk Hafif Batı Müziği” denilen türün kimi ayrıksı isimleri de, farkında olmadan 80 kuşağı müzisyenlere yön verdi. Hatta Türk sanat müziği ve arabesk müzik, 80’li yıllarda olmasa bile, 90’lı yıllarla birlikte, “Türk rock müziği” için diğer esin kaynakları oldu.

    12 Eylül 1980; bir kırılma noktası olarak yeni bir dönemeci ifade ederken, o sırada dünya müzik endüstrisi de yeni bir döneme giriyordu. İngiltere’den yükselen heavy metal, tüm dünyada yaygınlaşmaktaydı. Öte yandan, müzik sektöründe “elektronik” kavramı daha çok konuşulur hale gelmekteydi. Amerika ve Avrupa’da, çeşitli ülkelerinin arka sokaklarında, punk ve rap gibi akımlar, sadece müzikleri ile değil, modası ve tüm yaşam tarzlıyla, hayatın içindeki yerini alıyordu. Müziği o günlere dek taşıyan plak formatı, yaygınlaşmaya başlayan kaset formatı karşısında gerilemiş, tam o sırada ortaya çıkan Japon harikası “walkman”ler, kaset üretimini daha da ön plana çıkartmıştı.

    Ülkemize dönecek olursak; rock müziğin dinamikleri olan öncüler, 70’lerin sonlarına doğru üretimlerini ciddi bir biçimde yavaşlatmıştı. Ülkenin içinde bulunduğu çalkantılar ve şanslarını yurtdışında arama planları, onları o yıllarda ya yurtdışına yöneltmiş, ya müzikten uzaklaştırmış, ya da ciddi tavizler verdirmişti.

    Cem Karaca, dönemin toplumsal hareketliliği içinde, muhalif tavrı ve kitleleri peşinden sürükleyen şarkılarıyla gözleri üzerine en çok çeken sanatçı olmuştu. Cem Karaca çalışmalarını yurtdışında sürdürmek üzere, 1979 yılında Almanya’ya gitti. 1978 yılında Edirdehan grubuyla yaptığı “Safinaz”, gitmeden önce çıkardığı son albüm olmuştu. Bu albümde üç çalışma seslendirilmişti. Plağın “A” yüzünde yer alan ve 18 dakika süren “Safinaz” adlı çalışma, ülkemizde ilk kez yapılmış olan bir senfonik rock opera denemesi olmuştu.

    Türkiye’nin 70’li yıllarda devleşen bir başka grubu 3 Hürel’di. Sahip oldukları başarıyı 7 tane 45’lik plak ve 2 tane LP’le elde etmişlerdi. 1978 yılına gelindiğinde severleri onlardan yeni bir albüm daha beklerken, onlar sahnelerden çekilmeyi seçti.

    Ülkemizde grup müziğinin önde gelen ismi Moğollar, dünya müzik piyasasının kapılarını, 70’li yılların ilk yarısında aralamıştı. Başta Fransa olmak üzere, Avrupa’nın çeşitli ülkelerinde dikkat çekiyor, müzik çevrelerince ilgi görüyorlardı. 1978’de, çalışmalarını parçalanmış bir grup olarak da olsa, yurtdışında sürdürme kararı aldılar. İşi bıraktıkları noktada “Tüm Tek” adlı albümleri vardı. Bir kuşak, uzun yıllar onların olduğunu bilmeden, başta TRT’nin Kaynanalar’ı olmak üzere bir çok film ve dizide onların müziklerini dinleyerek büyüdü.

    Erkin Koray, ülkenin içinde bulunduğu karmaşadan uzak durmak ve istediği müziği daha iyi koşullarda yapmak amacıyla, 1977 yılında Türkiye’den ayrıldı. Onun da giderken geride bıraktığı son çalışma, “Erkin Koray Tutkusu” adlı albüm olmuştu.

    12 Eylül 1980 tarihinde, gerçekleşen askeri darbe sonrasında ülkemizde hayat, kültürel ve sanatsal anlamda gerçekleşen faaliyetler açısından da donmuştu. Bu anlamda üretim ve paylaşım içinde olabilecek gençlerin tüm hareketleri yakından gözlendi, kuşku duyulan çalışmalar sansürlendi ve yasaklandı.

    Baskı ve yasaklar, devlet yönetiminin en üst kademesinden başlayıp lokal idarelere, oradan okullara, mahallelere ve ailelere kadar indi. O güne dek çalışan ve okuyan tüm gençler, kendilerine siyasi anlamda bir taraf seçme zorunda bırakılırken, bir sabah depolitize edilmek istendikleri yeni bir sürece uyanmışlardı.

    Müziği bir protesto ve eleştiri aracı olarak kullanabilen Cem Karaca, bu darbede verilen ilk kayıplardan birisi oldu. O günlerde Almanya’da bulunan sanatçı hakkında, bir magazin gazetesinde çıkan haber ve Almanya’da çıkartmış olduğu Hasret adlı albüm nedeniyle davalar açıldı. Yapılan çağrılar karşısında yurda dönmeyen sanatçı, böylelikle 1983’e dek, yaklaşık 8 yıl sürecek bir sürgün hayatına başlamış oldu.

    O dönem, ‘Türk hafif batı müziği’ olarak adlandırılan pop müziği üzerine çalışmalar yapanlar bile artık daha dikkatliydi. Hatta Sıkı Yönetim Komutanı olan Kenan Evren, Bülent Ersoy ve Zeki Müren’in sahneye çıkışını yasaklayan kararları imzalamıştı.

    İhbarlar, ev baskınları ve gözaltılar sonucu, ortama paranoya ve korku hakim oldu. Otokontrol, baskı ve yasaklardan daha yok ediciydi. “Sakıncalı” olduğu varsayılan kitaplarla birlikte, plaklar da kırılıp sobaya atıldı. O günlerin “ele geçmesi tehlikeli plaklar”ı arasında, tabi ki Cem Karaca’nınkiler liste başıydı. Onu Selda ve Edip Akbayram gibi isimler izliyordu.

    Kapaklarında, bu isimlerle eşgal benzerliği taşıdığı görülen başka plaklar “Ne olur ne olmaz” denilerek yok olup gitti. Led Zeppelin, Deep Pruple, Moğollar, Frank Zappa, Joan Baez, Erkin Koray ve Pink Floyd gibi isimlerin plaklarından da kayıplar verilmişti.

    Ülkemizde bu albüm kıyımı maalesef son olmayacaktı. 1990’ların sonu ve 2000’lerin başında, rock müzik severlerin arşivlerini yine talan edecek büyük yıkım gerçekleşecekti. 70 ve 80’lerde, yurtdışında çıkan bir albümün, haftalar hatta aylar sonra plakçılarda bulunabildiği düşünülürse, bu kayıpların önemi daha iyi anlaşılır. Ruhi Su, Zülfü Livaneli, Aşık İhsani, Sadık Gürbüz, Ali Asker ve Melike Demirağ gibi “Sol Görüş”e yakınlığı bilinen birçok müzisyen ve ozanın plakları sobalara zaten en önden gitmişti.

    Kadıköy’ün, Kalamış semtindeki Köhne adlı çay bahçesi, müzik sever gençlerinin o dönem buluşma noktalarından birisiydi. Bir daha oraya uzun süre, belki de artık hiç gidemeyecek arkadaşların yokluğunda Köhne, en hüzünlü sonbaharını 1980’de yaşadı. 1970’li yıllar, artık bitmişti.

    Haftaya: 1981 yılı… 80 kuşağı rock grupları sahneye çıkıyor… İlhan İrem pop müzikte yeni bir alternatif oluyor… Barış Manço çocuk dinleyicilere yöneliyor… Ersen, rock müziği arabeskle buluşturuyor.

    “1980’den Günümüze Türkiye’de Rock” belgeselimizin ikinci bölümündeyiz. 1981 yılını anlattığımız bu bölümde yer alan albümlerden çalışmaları yine Maximum Rock programından takip edebilirsiniz. Maximum Rock, her cumartesi saat 23.00’de Radyo D 104.0 FM’de.

    1981 / 80’ler kuşağı rock grupları sahnede

    1981 yılında, Türkiye’nin dünyayla bağlantısı oldukça sınırlıydı. O günlerde sadece, devlet kontrolünde yayın yapan, tek kanallı TRT televizyonu vardı. Üstelik bu kanal, halen siyah - beyaz yayın yapıyordu. Bu televizyonun, müzikseverlere o dönem kazandırdığı en önemli programlardan birisi, İzzet Öz’ün hazırlayıp sunduğu Teleskop’tu. Türkiye’de rock müzik dinleyicisi, TRT 3 FM ve Polis Radyosu’nun başından ayrılmıyordu. Radyolarda İzzet Öz, Sebla Özveren ve Yavuz Aydar gibi birkaç isim, müzikseverlerin en favori programcılarıydı. Özel radyoların ülkemizde yayına başlaması için, daha 90’lı yılları bekleyecektik. Kısa zamanda dünyanın en yaygın müzik kanalı olacak olan MTV ise, o yılın 1 Ağustos’unda ABD’nin New Jersey eyaletinde yayına başladı.

    Başta Hey dergisi olmak üzere, Ses ve Gong, müzikseverlerin takip ettiği dergilerdi. Büyük şehirlerin belli kitapçılarına gelen ve Almanca bir yayın olan Bravo dergisi de, bir diğer önemli kaynaktı.

    68 ruhuyla beslenen protest rock, dünyada etkisini sürdürürken, Progressive rock ve gittikçe artan gürültüsüyle Heavy metal, hızla yükseliyordu. Olup bitenler, ülkemizde de yansımalarını gecikmeden buldu. Axe, Epsilon, Egzotic Band, Whisky, Devil, RA, Keops ve Asım Can Gündüz, rock sahnemizde duyulan ilk isimlerden bazılarıydı. Bu arada Mersin’de, Tarsus Amerikan Koleji öğrencilerinden kurulu olan ve Echoes adını taşıyan bir grup da, Mavi Sakal adını alıp İstanbul’a gelme düşlerini kurmaya başlamıştı bile.

    31 Mayıs 1981’de, Egzotik Band ve ön grup Exorcist Child (Devil’in ilk adı), Fitaş Sineması’nda bir konser verdi. Bu konser, 80’ kuşağı Türk rock gruplarının, seyircisiyle buluştuğu ilk büyük konseri olmuştu.

    O yılın 10 Kasım günü, genç bir rock yıldızı, Amerikan aksanlı Türkçesiyle TRT televizyonunda bir bestesini seslendirdi. “Paşam” adlı bu besteyi seslendiren müzisyenin adı Asım Can Gündüz’dü. Hayatının büyük bir bölümünü ABD’de geçiren Asım Can Gündüz, Türkçeyi belki o kadar iyi kullanamıyordu. Yine de yüreğindeki ülke sevgisiyle, Atatürk için bir beste yapmıştı. Bu besteyi dinleyen gazeteci Nazlı Ilıcak, Tercüman Gazetesi’ndeki köşesinde, Asım Can Gündüz için olumsuz bir yazı yazdı. Ilıcak, Asım Can Gündüz’ün şivesini, balık lokantalarında servis yapan Rum garsonlarına benzetmişti. Zaten çok hassas olan o dönemlerde yazılan bu eleştiri, hem TRT’nin hem de Asım Can Gündüz’ün sıkıntılı günler geçirmesine neden oldu.

    Mazhar Fuat Özkan, ilk albümlerinin çıkışına daha 3 yıl varken bile, oldukça popüler ve konserleri dolan bir gruptu. Bu üçlü, dönemin birçok popüler isminin, gerek stüdyo kayıtlarında, gerekse konserlerinde vokalleriyle yer alıyordu. O yıl, TRT’nin 1982 Eurovision şarkı yarışması elemelerinde ilginç bir olay yaşandı. Aydın Esen, Şenay’ın seslendirdiği ve Mazhar Fuat Özkan’ın eşlik ettiği, “Müzikle Yaşam” adlı bir eseri elemelere göndermişti. Elemelerde parça finale kaldı. Ancak Mazhar Fuat Özkan sonuçlara itiraz etti. Grup, bu şarkının elemelere gönderileceğini bilmeden, kayıtların yapıldığını ileri sürdü. Böylece bu parça yarışmadan geri çekildi.

    O günlerde bir rock grubu kurmak oldukça zordu. Bunun için gerekli olan müzik enstrümanları o zamanlar oldukça zor bulunmaktaydı. Yabancı marka sigara satanların ve yanında döviz bulunduranların, kaçakçılık suçundan gözaltına alındığı zamanlardı. Müzik yapmak için gerekli olan, başta gitar ve diğer ekipmanlar kolay elde edilmiyordu. O yıllarda bu tip gereklilikler, diğer zor bulunan yabancı marka müzik seti, spor ayakkabı ve blue jean çeşitleri gibi ürünlerle, yasal olmayan yollardan elde edilebiliyordu.

    Arabesk müzik, TRT’nin geçit vermemesine rağmen altın çağını yaşıyordu. 1981’in bu şartları altında rock müzik dinleyicisinin dikkatini çekebilecek 4 albüm raflara çıkabildi.

    70’li yılların bir döneminde omuzlara kadar inen saçlar moda olduysa da, erkeklerde 90’lı yıllar gelene kadar uzun saça hoşgörüyle bakılmadı. Ama Barış Manço marjinal görüntüsü ve uzun saçlarıyla 7’den 70’e kendisini sevdiren ilk sanatçıydı. Sanatçı o yıl, “Sözüm Meclisten Dışarı” adlı albümünü çıkarttı. Daha çok çocuklara seslenen şarkılar ekolünün ilki kabul edilen “Arkadaşım Eşşek”, “Tüm Zamanların En İyi 50 Türkçe Rock Şarkısı” arasında yer alan “Dönence” ve Barış Manço’nun hitlerinden birisi olan “Gülpembe” bu albümdeydi.

    Anadolu Pop’un önde gelen isimlerinden Ersen, günün trendi olan, arabeske ve türkülere yönelmişti. Ersen o yıl piyasaya “Mucize” adlı bir albüm ve “Takma Kafana Arkadaş” adlı 4 Şarkılık bir Maxi EP çıkarttı. Müslüm Gürses’in en “damar” olduğu zamanlarda seslendirdiği “Mutlu Ol Yeter”, Ersen’in yorumuyla bu EP albümde de yer aldı.

    İlhan İrem, 1970’li yılların popüler müziği içinden gelip, 80’lerle birlikte kendisine kalıcı bir yer edineceğini gösteren genç bir sanatçıydı. Sanatçının bu kalıcılığını belgeleyen en önemli çıkışı, 1981 tarihli “Bezgin” albümü oldu. Bu albümdeki “Olanlar Olmuş” adlı parça, “Tüm Zamanların En İyi 50 Türkçe Rock Şarkısı” arasına giren bir başka şarkıdır.

    80’lerin sancılı günlerinde, yaptıkları dikkatle izlenen sanatçıların başında Selda gelmekteydi. İçinde bulunduğu şartlar altında Selda, “Yeni Bir Dünya” adını verdiği albümünü 1981’de piyasaya çıkarttı. Selda’nın günümüze ulaşan hitleri arasında bu albümden parça yoktur. Sanatçı, Anadolu Pop – folk akımı içinde, 70’li yıllarda geldiği noktanın gerisinde bir çalışma sunmuştur.

    Gelecek hafta; Ülkemize yabancı rock grupları gelmeye başlıyor… Erkin Koray 5 yıl aradan sonra müziğe dönüyor… Hardal grubu zirvede veda ediyor… Metin Özülkü, Dostlar’dan ayrılıyor.
    Türkiye’ye yabancı rock grupları gelmeye başlıyor!

    1982… İngiltere’de Heavy Metal’in ardından New Wave’in yükselişe geçtiği yıl. Tam o sıralarda yeni bir akım daha, ABD’nin sokaklarından tüm dünyaya yayılmaya başladı. Rap müzik ve braekdance, kendine has modasıyla bir patlama yaşıyordu. Bu yeni kültür, graffiti adı verilen duvar yazılarına da kendi üslubunu getirmiş ve 80’li yıllara tam anlamıyla damgasını vurmuştu.

    27 Haziran 1982 tarihinde Türkiye’de bir ilk yaşandı, bugünkü adıyla İstanbul Kültür ve Sanat Festivali, o zamanki adıyla İstanbul Festivali’ne Omega adlı Macar bir rock grubu geldi. Daha önceleri, 70'li yıllarda ülkemize Hollanda’dan Tee Set ve Earth and Fire gibi gruplar gelmiş ve çeşitli sinema salonlarında küçük çaplı organizasyonlarda yer almıştı. Ancak Açık Hava Tiyatrosu’nda gerçekleşen bu konser, ülkemizde ciddi anlamdaki ilk yabancı rock grubu konseri oldu. Avusturya’lı jazz rock ve fusion müzik yapan Eala Craig’de bu festivalde yer alan bir başka grup olmuştu.

    O yıl E – 5 adında Kadıköy’de bir grup kuruldu. Bu grup, Akın Eldes’in gitar çalmaya başladığı ilk gruplardan birisiydi. 1977 yılı Eurovison Şarkı Yarışması elemelerinde “Küçük Kız” adlı şarkıyı seslendiren Ayça Oktay, kısa bir dönem bu grupta vokal yaptı. Ra’nın Hodri Meydan Kültür Merkezi’nde gerçekleştirdiği solo konser, yılın yankı uyandıran etkinliklerinden birisi oldu.

    Plakçılarda dikkatimizi o yıl dikkatimizi çeken 6 albüm vardı. “Sıkıyönetim”in dikkatli bakışları altına Edip Akbayram, “Nice Yıllara Gülüm” adlı albümünü çıkarttı.
    Füsun Önal, dönemin “Türk Hafif Batı Müziği” olarak adlandırılan türün içinde yer almakla birlikte, rock’n roll tarzına olan hayranlığıyla da biliniyordu. 1981 yılı sonlarına doğru çıkarttığı albümü “Saat 12, Daha Sabaha Çok Var” 1982’de patlama yaşadı ve yılın albümleri arasında gösterildi. Albümde yer alan çalışmalardan birisi de “Rock Around The Clock” olarak bilinen kalsiğin Türkçe yorumuydu. Parça, Füsün Önal tarafından “Dünyaya Bak Biraz” adıyla seslendirildi.

    Edip Akbayram’ın “Dostları” arasında, Metin Özülkü adlı, Adana’lı genç bir müzisyen yetişmişti. Günümüzde pop müziğe yön veren isimlerden olan bu sanatçı, işe rock okulundan başlamıştı. Metin Özülkü, “Sahte Gözyaşları” adlı ilk albümünü 1982’de müzikseverlere sundu. Sanatçının bu albümü, günün popüler müzik anlayışına daha yakındı. Ama bu albümde de Andolu pop takipçilerinin keyif alacağı bir şeyler vardı.

    Türk Rock müziğinde kilometre taşı olarak kabul edilen albümlerden birisi de o yıl Hardal’dan geldi. “Nereden Nereye”. Eğer bu albümün adı bir soruysa, cevap ”70’lerin birikiminden ve 80’lerin sonrasına” olacaktır. Hardal, bu albümle Türk rock tarihinde bir dönemi kapayıp yeni bir dönemi açan grup oldu.

    Fikret Kızılok 8 yıllık bir aradan sonra “Zaman Zaman” adlı yeni albümünü çıkarttı. Sanatçı bu albümünü çıkardığı günlerde, İstanbul, Bostancı’da Çekirdek Sanat Evi’ni, Bülent Ortaçgil’in katılımıyla açtı. 1986’ya kadar burada gerçekleşen Yeni Türkü, Ezginin Günlüğü, Erkan Oğur, Bülent Ortaçgil ve Fikret Kızılok dinletileri, az sayıda kaset olarak çoğaltıldı. Zaman Zaman adlı albümde yer alan “Sevda Çiçeği” adlı parça, Fikret Kızılok ve Orhan Gencebay arasında sert bir tartışma yaşanmasına yol açtı. Orhan Gencebay, bu eserin “Tanrıya Feryat” adlı, 1971’de yayınlanan kendi eseri olan bestesinden alıntılandığını iddia etti. Fikret Kızılok da bunun üzerine bestesinin tarz olarak bir “Bektaşi nefesi” olduğunu iddia etti. Yıllar süren tartışmalar sonucu, “Mesam” bu şarkıyı, Söz; Fikret Kızılok, Müzik: Orhan Gencebay olarak belirledi.

    Ülkemizin Saykodelik müzik öncüsü Erkin Koray, 5 yıllık bir aradan sonra “Benden Sana” adlı bir LP’yle geldi. Severleri tarafından beklendiği gibi bulunmayan bir albümdü bu. Albümünden en çok iz bırakan çalışma, “Öyle Bir Geçer” adlı şarkı oldu.

    Türkiye’de bu 6 albümün çıktığı 1982 yılında, Almanya’da yaşayan Cem Karaca ise bir mektup tadındaki albümü “Bekle Beni”yi kaset formatında çıkarttı. Tabi bu kaset zamanın koşulları içinde, Türkiye’deki bazı Cem Karaca severlere, (ki o da çoğunlukla kopyanın kopyası bir kaset olabiliyordu) aylar sonra ulaşabildi.

    1983 yılında, 12 Eylül’ün artçı şokları, etkisi azalmış olmakla birlikte sürüyordu. Yasaklar, denetimler ve sansürler, tüm kültür ve sanat faaliyetlerinde olduğu gibi müziğin üstünde de kendisini hissettiriyordu.

    80 sonrası ortaya çıkan rock gruplarımız, valilik, kaymakamlık ve karakollarda, konser izni için gezerlerken, dilekçelerinde bu etkinliklerinin bir pop konseri olduğunu belirtmek zorundaydı (Yani 90’lı yılların ilk yarısına kadar adını duyduğunuz, tüm rock ve heavy metal grupları, resmi olarak birer pop grubuydular).

    Grupların, o zamanlar yaşadığı en büyük sorunlardan birisi, konser afişlerini duvarlara yapıştırken çıkıyordu. Yasadışı olarak afiş yapıştıranlara (hele ki siyasi içerikliyse) polis aman vermiyordu. Grup elemanları ellerinde afişler, tutkal kovası ve fırçayla geceleri işlerini hızlı bir biçimde bitirmeye çalışırdı. Bunu yaparken, devriye gezen ekip otolarını da kollamak zorundaydılar. Çünkü konser afişi yapıştırmak yasak değildi. Ama etraftan bir sakin, perde aralığından afiş yapıştırılma işlemini gördüğünde, hemen karakolu arayıp; “Teröristler geldi, duvara afiş yapıştırıyor” diye ihbar edebiliyordu. Bu durumda grup elemanları, ortada siyasi bir durum yoksa bile, yarım kalan sohbet ve çaylarını bırakıp gelmiş olan kızgın polis memurlarıyla karşılaşabiliyordu.

    Bu afiş yapıştırma konusuyla ilgili başını derde sokan gruplardan birisi de, o dönemde Devil olmuştu. Grup, yine bir gece konser afişlerini yapıştırmaya çıktığında, etrafını saran polislerce yakalanmış, ekip otosuna doldurulmuş ve merkeze götürülmüştü… (Tabi suç aletleri olan afişlerle birlikte). Merkeze ulaştıklarında, ekip şefi nöbetçi amire vukuat raporunu şöyle veriyordu; “Amirim, Dev – İl adlı bir örgütün elemanlarını afişlerini yapıştırırken yakaladık.”

    6 Kasım 1983 tarihinde, darbenin ardından ülkemizdeki ilk milletvekilleri seçimi yapıldı. Seçimler sanucu, Turgut Özal başbakan, ANAP iktidar partisi olmuştu.

    80 kuşağı rock grupları için albüm çıkartmak, o yıl da bir hayal olmaktan öteye geçemedi. Yine de yeni kurulan rock gruplarının büyük bir bölümü, Caddebostan Budak Sineması ve özellikle Tepebaşı Gazinosu gibi mekanlarda, o günler için büyük çaplı sayılacak festivaller ve konserler gerçekleştirdi.

    Bu yılın başında, dönemin rock gruplarıyla da yakından ilgilenen yeni bir gençlik dergisi daha yayına başladı. Onyedi adını taşıyan bu gençlik dergisinin yayın yönetmeni, Duygu Asena’ydı.

    Vedat Sakman, “Müzisyen” adlı şarkısıyla o yıl Eurovision Şarkı Yarışması Türkiye elemelerine katıldı. Seçilen şarkı, Çetin Alp’in seslendirdiği “Opera” adlı şarkı oldu. Bu şarkı ülkemize “0” puanla sonunculuk getirdi. O yılın elemelerine katılan bir isim de Barış Manço’ydu. Sanatçı bu yarışmaya TRT tarafından davet edilmiş ve “Kazma” adlı parçayla katılmıştı. Ancak TRT, Eurovision için başka sanatçılara da davet çıkartıp, işi eleme şekline dönüştürünce, Barış Manço; “Ben kimseyle yarışmam” diyerek parçayı geri çekti.
    1983’te ilgimizi çeken albümler şöyle sıralandı.

    Ersen ve Dadaşlar’ın, “Anadolu Pop” adını taşıyan bir long play albümü çıktı. Artık muhafazakar kesime daha çok seslendiği gözlemlenen sanatçının bu albümde “Vatan Borcu” adlı bir çalışma yer aldı. Öte yandan Ersen, bir değişim geçirdiğini düşünen tabanından da kopmak istemiyordu. Albümüne “Anadolu Pop” adını verdi. Ersen ve Dadaşlar’ın, o yıl Hava Harp Okulu’nda konser vermesi dikkat çekti.

    O yıl Barış Manço’dan “Estağfurullah Ne Haddimize” adlı bir albüm geldi. Albümde sanatçının klasikleri arasında yer alan “Kol Düğmeleri”, 20 yıl aradan sonra yeni düzenlemesiyle bu albümdeydi. 1984’te Eurovison’da ülkemizi temsil etmek üzere hazırlayıp, yarışmadan geri çektiği “Kazma” ise yine bu albümde yer alan bir başka çalışma oldu.

    1983’ün rock müzik tarihimize yazacağı önemli albümlerden birisi İlhan İrem’den geldi. Ardından gelecek olan “Köprü” ve “Ötesi” albümleriyle bir üçlemeyi oluşturacak dizi, İlhan İrem’ın senfonik rock tarzında sürdüreceği çalışmalarının ilki oldu.

    Yorum, Kızılırmak ve Baran gibi, 80’lerin ikinci yarısından sonra kurulacak grupların öncesinde, protest tavırlarını müziğin önüne geçirmeyen gruplar dikkat çekiyordu. Bu yıl içinde Ezginin Günlüğü ve Mozaik, ilk albümlerini çıkarttı. Mozaik’in “Ölümden Önce Bir Hayat Vardır” adını taşıyan ve konser kayıtlarından oluşan bu albümün ilk baskısı, çift kaset olarak çıktı. İlk albümünü 1979’da çıkartan Yeni Türkü, Murathan Mungan’ın da işbirliği ile “Akdeniz Akdeniz” adlı ikinci albümünü çıkartı.

    Edip Akbayram, Dostlar grubu’yla 1984 adını verdiği albümü çıkarttı. Albümde önceleri Zülfü Livaneli sesiyle tanınıp yaygınlaşan “Leylim Ley” ve “Çırak Aranıyor” adlı parçalar, bu kez Edip Akbayram yorumuyla karşımızdaydı.

    Dostlar grubu içinden çıkan bir elaman olan Metin Özülkü, “Şarkılarla A. Kadir” adlı 2’inci albümünü çıkarttı. Albüm, müzik yazarı ve müzisyen Deniz İzgi’nin müzikleri ve toplumcu gerçekçi şiirin usta isimi A. Kadir’in şiirlerinden oluştu. Albüm kayıtlarında Selda Bağcan da sazıyla birlikte yer aldı.

    Edip Akbayram’ın “Dostlar”ı arasından çıkan çeşitli elemanların yer aldığı Marşandiz, beklenenin aksine kalıcılığı hedeflemeyen ilk albümünü çıkarttı. Grubun adını taşıyan bu albümden, “Marşandiz Dansı” adlı çalışma, bir dönem gençliğinin, unutmak istese de unutamadığı bir parça olarak akıllarda kaldı.
    Büyükannesini getiren bedava girer

    Geldik belgeselimizin 5’inci bölümüne… yani 1984 yılına. Geçtiğimiz hafta 1983 yılını anlatmış, o yıl 12 eylül sürecinin ardından ilk seçimlerin gerçekleştiğini ve sandıktan ANAP’ın çıktığını hatırlatmıştık.

    Dönemin başbakanı Turgut Özal’ın, peş peşe gerçekleştirdiği “icraat”larından birisi de, ülkemizde reform olarak kabul edilen ithalatın serbest bırakılması oldu. Böylelikle artık elektro gitar, ampfi, pedal ve diğer müzik aletlerini bulmak kolaylaştı. O döneme kadar, yurtdışına çıkabilenler ya da yurtdışında bir tanıdığı olanlar, yeni bir enstrüman sahibi olabiliyordu. Bu da yurtdışına çıkanların yanında eski bozuk bir gitarı götürüp, yeni bir gitarla yurda dönmesi gibi çok dolaylı yöntemlerle sağlanıyordu. O günlere kadar ülkemizde sayısı iki elin parmakları kadar olan grupların sayısında böylelikle hızlı bir artış başladı.

    O yıl kurulan bu gruplar arasında, rock müzik tarihimizin en uzun soluklu gruplarından olan Bulutsuzluk Özlemi ve Kramp da vardı. Her iki grubun da adı, ilk kuruldukları anda farklıydı. Bulutsuzluk Özlemi “Mor” ve “Bulutsuzluk Özlemi” adları arasında kararsız kalırken, Kramp’ın da adı “Krank”dı. Bulutsuzluk Özlemi 1985’te, İTÜ Maçka’da, Mor adıyla çıkacağı ve “Bulutsuzluk Özlemi” adını vereceği bir konser sonrası, adının ne olacağına konusunda son kararını verecekti. Krank ise, o zamanların Gırgır ve Hey Dergilerinin ünlü çizeri Nuri Kurtcebe’nin önerisiyle adını Kramp olarak değiştirdi.

    1984, müzik yayıncılığı adına bir dönüm noktasıydı. “Pink Floyd”, “The Beatles” ve “Eleştirel Caz Tarihi” gibi kitapları müzik severlere sunan İmge Yayınları, kısa bir süre sonra Stüdyo İmge adlı müzik dergisini de çıkartıp, birçok müzik yazarını basın dünyasına kazandıracaktı.
    Yine 1984’te yayına başlayıp o yıl bitecek olan Gençlik Ve Toplum Dergisi, Murat Belge’nin yayın yönetmenliğinde İletişim Yayınlarından çıktı. Kısa ömürlü bir yayın olmasına karşı, dönemin unutulmayan yayınlarından birisi oldu. Daha sonraları “Müzik ve Muhalefet” ve “Meleklerin Düştüğü Yer” adlı kitapları yazacak olan Halil Turhanlı,nın yazılarını, ilk kez bu dergide okumaya başlamıştık.

    13 Mayıs 1984 tarihinde, Asım Can Gündüz’ün öncülüğünde İstanbul Açık Hava Tiyatrosu’nda büyük bir rock festivali düzenlendi. Afişte, bu festivale İstanbul ve Ankara’dan katıldığı belirtilen Whisky, Axe, Denge, Clips, E-5 ve Painted Bird isimleri yer almaktaydı. Festivalin en çarpıcı yanıysa şuydu; afişlerde, “Büyükannesini getiren bedava girer” yazıyordu. Konsere büyükannesiyle gelen gençlerin sayısı, hiç de azımsanacak gibi değildi.

    Dönemin iktadarı olan Anavatan Partisi’nin, Muş’tan seçilen milletvekili Atilla Sin, Ankara’da tuhaf bir “icraat”ta bulundu. Bu milletvekilinin yönlendirmesiyle harekete geçen emniyet güçleri, o yıl Ankara’da topladıkları punk ve heavy metal dinleyicilerini karakola götürüp saçlarını kestirdi.

    Kadıköy Kızıltoprak’ta eski bir apartmanın çatı katında Speed Müzik Üretim Merkezi açıldı. Asım Can Gündüz’den Edip Akbayram’a, Egzotic Band’den Mavi Sakal’a birçok grup, provaları için buraya geldi. Bu küçük ve tuvalet ihtiyacı için sokağın başındaki pasaja gitmek zorunda kalınan stüdyo, kısa bir süre sonra “Çatı Müzik” adını aldı.

    O yıl dört plak çıktı. “Erkin Baba” dan gelen “İlla ki”, 1982’de çıkan albümün kötü izlerini sildi. Ayrıca plağın renkli vinyl baskıyla çıkması bir başka sürpriz oldu. Albümde yer alan “Tek Başına”, bu albümün kapağını da yapan usta çizgi roman ve karikatür sanatçısı Nuri Kurtcebe’nin eseriydi. “Tek başına”, sadece Erkin Koray’ın değil, tüm rock müzik tarihimizin en sevilen parçaları arasında yer aldı.
    Yılın en çok konuşulan plaklarından birisi de, bir rock albümü olmamasına rağmen, Zülfü Livaneli’nin “Ada” adlı albümü oldu. Sanatçı, ülkede yaşanan çalkantılar sonrasında Türkiye’ye dönmüş ve yeni albünü çıkartmıştı. Zülfü Livaneli bu albümle, 80 öncesi yaptığı çalışmalardan farklı olarak, yüzü batıya dönük, altyapı çalışmaları hayli zengin bir yapım ortaya koymuştu.

    Mazhar – Fuat – Özkan üçlüsü yıllarca üzerinde çalıştığı albümü 1984 yılında çıkarttı. “Ele Güne Karşı” adlı bu plak, ülkemizde tüm zamanların en iyi albümlerinden birisi kabul edildi.

    Albümden çıkan bir başka yıldız da, bu çalışmaya perdesiz gitarıyla kattığı renkle Erkan Oğur oldu.

    Dönemin üretken sanatçılarından Edip Akbayram çalışmalarını ara vermeden 1984 yılında da sürdürdü ve o çıktığı yıl olan 1984 adını taşıyan albümünü piyasaya çıkarttıÜlkesinden uzakta yaşayan Cem Karaca’dan da yeni bir albüm haberi geldi. “Die Kanaken” adını taşıyan bu albüm, Aynı zamanda Cem Karaca’nın Almanya’da sahnelediği bir oyunun da adıydı. Biri dışında bu albümdeki tüm şarkılar Almanca sözlü oldu. Albümün sonunda, “Çok Yorgunum” adlı şarkısının ilk versiyonu vardı.
    İlk rock kafeler açılıyor

    1985 yılında, rock müzik dinleyicileri, buluşup sohbet edebileceği ve müzik dinleyebileceği mekanlarla karşılaşmaya başladı. Günümüzdeki “Rock Cafe”lerin öncüsü olan bu mekanlar, sadece müzik değil, resim, tiyatro ve fotoğraf ve gibi alanlarda çalışma yapan, genç sanatçıların da buluşma noktası olmuştu. Hatta bu mekanlar, bir kafe olmaktan öte, sergi dinleti ve tiyatro gösterilerinin de sunulduğu birer “sanat evi” olma özelliğine de sahip olabiliyordu.

    Kadıköy Selamiçeşme’de Laterna, Beşiktaş’ta Çello ve Kadıköy Kızıltoprak’ta Theatrical Cafe, bu mekanların ilk örnekleri oldu. Bunlar arasında yer alan Laterna, 1978 yılında Kalamış’ta bir plakçı dükkanı olarak açılmış ve rock müzik takipçilerinin uğrak mekanı haline gelmişti. 90’lı yılların başında Kadıköy Akmar Pasajı’nda kısa bir önem daha bulunan Laterna, daha sonra yerini Villa kafe’ye bırakmıştı.

    Kızıltoprak’taki Theatrical Kafe ise, “Deneysel Sanatlar Merkezi” olarak anılıyor, bir bölümünde tiyatro çalışmaları yapılıyordu. Bir önceki yıl olan 1984’te, Cihangir’de 7 katlı tarihi bir binada BİLSAK adında bir sanat merkezi kurulmuştu. Görsel sanatlar üzerine seminer, panel ve konferanslar düzenleyen bu mekan, 1985 yılında kapsamını genişleterek müzik ve tiyatro çalışmalarına da yer vermeye başlamıştı. Benzer bir yapılanma da, Bakırköy’de o yıllarda bulunan Santral mağazasının üst katında, BİLOY sanat merkezi olarak faaliyete geçti. Alkollü içki servisi yapılan ve canlı müzik sunulan “Rock Bar”lar içinse, daha 90’lı yılları beklenecekti.

    Bu mekanlar açılmadan önce, 70’li yıllarda Sultanahmet’te, “Pudding Shop”, Rumelihisarı’nda “Ali Baba Çay Bahçesi”, Rami’de “Tantana Mustafa’nın Kahvesi” ve Kalamış’ta da “Köhne Çay Bahçesi” gibi mekanlar buluşma yerleri olarak tercih edilen yerlerdi. Bu mekanlar içersinde, Rami’deki Tantana Mustafa’nın yeri, rock plaklarının çalınıyor olması nedeniyle daha ayrıcalıklı bir yere sahipti.

    Dönemin en gözde gençlik ve müzik dergileri, Hey, Onyedi ve Gong gibi dergilerdi. Bu dergilerin dışında, ağırlıklı olarak rock müzik dinleyicisine seslenen ve popüler müziğin dışında duran ilk müzik dergisi Stüdyo İmge, 1985 yılında çıktı. 1984’te müzik kitapçılığı dönemini başlatan Stüdyo İmge, böylelikle kendi adını verdiği dergisiyle, ülkemizde yeni bir müzik dergiciliği dönemini de başlatıyordu. İlerleyen zamanlarda açılan bu yolda, Metronom, Müzük, Music ve Çalıntı gibi yayınlar çıkacaktı.

    1985 yılı içindeki önemli olaylarda birisi de, o yıl içinde Opus adlı bir pop rock grubunun ülkemize gelmesi oldu. Grup o günlerde “Live is Life” adlı çalışmasıyla oldukça popülerdi. 1982’de gelen Macar rock grubu Omega’dan sonra, dinleyicinin gündemdeyken izlediği ikinci yabancı rock grubu Opus oldu.

    1985 yılında rock müzik severlerin ilgi alanına girebilecek yerli 8 albüm çıktı. İlhan İrem “Köprü” adlı albümüyle üçlemenin ortasına gelmiş ve bu serinin en güçlü albümünü çıkartmıştı. Albümün kapağını yapan Nuri Kurtcebe, ayrıca bu albüm içinden çıkan bir çizgi roman ekini de hazırlamıştı. Aynı yıl, Stüdyo İmge Yayınları’ndan, “İlhan İrem – Pencere Köprü ve Ötesi” adlı sanatçının öykü ve biyografik incelemesini içerir kitabı çıktı.

    Bir önceki yıl çıkan “Ele Güne Karşı” adlı ilk albümlerinin ardından, Mazhar Fuat Özkan yükselişini hızla sürdürdü. 1985 Eurovision Şarkı Yarışması’nda, Mazhar Fuat Özkan, “Diday Diday Day” adlı çalışmayla, Türkiye’yi temsil etti. Grup bu yarışma sırasında MFÖ adını aldı. MFÖ, İsveç’ten Türkiye’ye 14’üncülükle döndü. Bu parçanın İngilizce ve Türkçe versiyonlarının yer aldığı “Peki Peki Anladık” adlı albümleri o yıl çıktı.

    Latin Amerika’nın protest grup müziğinden de beslenen gruplarımız içinde, Yeni Türkü, Mozaik ve Ezginin Günlüğü, bu tarz gruplar arasından en çok öne çıkanlardı. Yeni Türkü politik söylemini geri plana alıp popüler müzik kulvarında ilerlerken, tavrını koruyan Ezginin Günlüğü, gördüğü ilgiyle birlikte büyümeye devam etti. “Seni Düşünmek Güzel Şey” adlı ikinci albümünü çıkaran grup, kendisine yakın bulduğu düşünür ve şairlerden de ilham alarak severleriyle buluşmayı sürdürdü.
    Barış Manço’nun “24 Ayar Manço” adlı albümü çıktı. Sanatçı bu albümle, Kurtalan Ekspres soundunu bırakıp, dönemin davul yerine drum machine kullanıldığı, synth pop tarzına yönelmişti. Her ne kadar Barış Manço’nun eski severleri tarafından olumsuz eleştiriler toplasa da, bu albüm geriye “Lahburger” ve “Mahkum gibi hit parçalar bıraktı. Lahburger, rap formunun ülkemizde rock müzik içinde kullanıldığı ilk örneklerden birisi oldu.

    Edip Akbayram ve Dostlar”1985” adını taşıyan albümle, dikografilerinin en başarılı albümlerinden birisini çıkarttı. Orhan Veli’nin “Vesikalı yarim”, Ahmet Arif’in “Dom Dom Kurşunu” ve Aşık Mahsuni’den “Keyfo Ağam” gibi, Edip Akbayram’ın sesiyle klasikleşen şarkılar bu albümde toplanmıştı.

    Artık daha yakın olduğu milliyetçi duruşunu her fırsatta belli eden Ersen, “Vatan Bizim Ülke Bizim El Bizim” adlı plağını piyasaya çıkarttı. Plağa adını veren çalışma bir Aşık Veysel bestesiydi. Bu parçayla Ersen, hem yeni duruşuna bir vurguda daha bulunuyor, hem de öncüleri arasında yer aldığı Anadolu pop’la bağlarını koparmadığına dikkat çekiyordu.

    Erkin Koray 1985 yılında Ceylan adlı albümünü kaset olarak çıkarttı. Saykodelik rock ve alaturkadan oluşan Erkin Koray kimyasına, günün koşullarının da zorlamasıyla arabesk de iyice karışmaya başlamıştı. İşte bu dönemin bir ürünü olarak karşımıza Ceylan albümü çıktı. Yine de bu albüm, “Çöpçüler” gibi bir hiti de içermekteydi.

    Siyasi anlamda son beş yılın baskısını üzerinde hisseden ve kentlerin kıyılarında yaşayan gençler, bekledikleri ajite edici sesin sahibiyle 1985 yılında tanıştı. Bu yeni sesin sahibi Ahmet Kaya, garip bir rastlantıyla türkülerimizi opera tekniği ile söyleyen Ruhi Su’nun öldüğü yıl tırmanışa geçti. Ahmet Kaya’nın şarkılarında, 70’lerin “Anadolu pop”u sentetik bir biçimde de olsa tınlarken, arabesk dokunuşlar yoğun bir biçimde hissedildi. Daha sonraki yıllarda Ahmet Kaya, protest içerikli çalışmalar yapan kimi grupları da etkileyecekti. Bu yeni kimya, sadece “devrimci müzik” dinleyicisi olarak tanımlanan kesimden değil, toplumun her kesiminden dinleyiciyi topladı. Yükselmeye başlayan bu yeni akımın adına “özgün müzik” denildi.
    Son güncelleyen canKUTTT; 23-05-2009, 00:18.

  • #2
    üşenmedim okudum, herkese tavsiye ederim, çok güzel bir yazıymış paylaştığın için teşekkürler.Yazıda gerçekten çok doğru ve yaşanmış şeylerden bahsediyor.Türkiye'de bundan 20-30 yıl önce rock yapmaya çalışan, akımı başlatan kişilerin aslında ne tür engellerden geçtiklerini anlatan çok güzel bir yazı olmuş...

    Yorum


    • #3
      Rica ederim ne demek. Tekrar düzenleyip yenileyeceğim bir kaç yerde hata olmuş:/

      Yorum

      Çalışıyor...
      X